20 Ağustos 2005

Küpün İçinde Ne Varsa...

Sıcak ve ter kokulu bir net kahvesine geldim, arkadaşlarla beraber olma uğruna. Oysa burayı da hiç sevmiyorum. Her neyse 40 gün kaldı burdan gitmeme, aslında burda çok rahatım, nöbet- içtima falan yok. Goethe-Faust öldürdü beni diyebilirim, artık dayanamadım ve kitabı bıraktım. Şimdi Gogol'ün "Ölü Canlar" ını elime aldım.
İki gündür dilimde bir paslanma oldu, önce korktum noluyoruz diye, sonra biraz daha azaldı. Karaciğer veya mideden olabilir diyor internetteki siteler. Pazartesi geçmez ise doktorun yolunu teperim. Bazen gazetelerde okuduğum, hiçbir şeyi yokken birden önemli ve ölümcül bir hastalığın kapısını çaldığı insanlar, aklıma aynı şeylerin bana da olabileceği düşüncesini getiriyor. Neden olmasın ki, bizler zaten hastalık veya ölümü hep başkalarının başına gelir diye düşünüyoruz, oysa bizim de kapımız çalınabilir.
Arasıra 5 yıl boyunca yaptığım iş seyahatlarinde yaşadığım anlar ve gördüğüm yerler gözümün önüne geliyor. Vay be, az yer gezmemişiz hani. Bunun benim düşünce ve ruh dünyamda etkisi olduğu kesin. Hiç unutmuyorum: üniversite birinci sınıftayım ve tatilde gazetede bir kitabevinin roman yarışması ilanını gördüm (İnkılap Kitabevi). Hemen kağıt-kaleme sarıldım, güya ben de bişiler yazacak ve yollayacaktım. Bu, güzel bir roman olmalıydı, belki de ödülü alırdım,birinci olurdum. Oturdum yazı başına, yazıyorum karalıyorum ve kağıdı yırtıyorum...Bu, bir süre böyle devam edince anladım ki, öyle kolay birşey değilmiş bu iş. Yazmak için dolu olmak lazımmış. Dolu olmak için de gezmek, görmek, yeni insanlar-kültürler ve hayatlar tanımak gerekmiş. Zaten küpün içinde ne varsa dışarı da o sızıyor.
Varolan yoklukların ömrünü sürmeye devam ediyor ve yazıya artık bir son vereyim diyorum.