Tasavvuf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tasavvuf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Haziran 2014

Hz.Mevlana'nın Oruçla İlgili Sözleri

Ramazan ayına bir hafta kaldı. Evlerde hazırlıklar, çarşı pazarda bir hareketlilik göze çarpıyor. En güzeli de insanın içinde yaşadığı sevinç. Ramazan ayında yaşanan manevi huzurun yeri bambaşka.
Bu yazıda Mevlana Hz.'lerinin oruç ve ramazanla ilgili sözlerine yer vereceğim. Bugüne kadar oruçla ilgili okuduklarınızdan çok farklı şeyler göreceksiniz.....
Şimdiden herkese iyi ramazanlar....



  •  Sen, orucu, şaşılacak acaip meziyetleri bulunan bir şey olarak bil! Oruç, insana can bağışlar. Gönül lütfeder. Sen, şaşılacak bir şey görmek istersen, oruca şaş! Sen, göklere çıkmak, Mi'rac etmek sevdasındaysan, şunu bil ki, oruç, senin önüne getirilmiş bir Arap atıdır.

16 Nisan 2014

Her Nefes Dergisi

Nefes Yayınevi'nin aylık yayınladığı tasavvuf kültürü dergisi, dolgun içeriğiyle öne çıkıyor. Her ay farklı konuların ele alındığı dergi, ücretsiz olup sadece internette yayınlanıyor. Hz.Üftade konulu Nisan-2014 e-dergi'ye aşağıdan ulaşabilirsiniz.



Nefes Yayınevi Cemalnur Sargut Hanımefendi'ye ait kitapları bulup satın alabileceğiniz bir yer. Ayrıca sitede, sohbetlerle ilgili video arşivine de bakabilirsiniz. Yazarın son kitabı "Allah'ıma Sefere Çıktım" siteden alınabilir.

26 Eylül 2012

Derman Arardım Derdime...

Bu aralar Hz. Niyazi-i Mısri'yi okuyorum. Nasıl bugüne kadar uzak kalmışım anlamadım, demek nasip değilmiş. Önce İrfan Sofraları'nı, sonra divan'ını okudum. Bir de hayatıyla ilgili birkaç eser. Bu büyük Ruh'un kıymetini bilememişiz. Son birkaç yılda O'nunla ilgili çalışmalar sevindirici. Özellikle Malatya Belediyesi'nin Limni Belediyesi ile ortak hareketleri sevindirici. Hazret çok eziyetler çekmiş, gerçi onlar bizim gibi küçük düşünmedikleri, Celal ve Cemal tecellileri açısından baktıkları için....
Şiirlerinden çok beğendiğim birini aşağıda paylaşıyorum:



Derman arardım derdime derdim bana derman imiş.
Burhan arardım aslıma aslım bana bürhan imiş.

Sağu solu gözler idim dost yüzünü görsem deyü.
Ben taşrada arar idim ol can içinde can imiş.

Öyle sanurdum ayrıyım dost gayridir ben gayriyim
Benden görüp işiteni bildim ki ol canan imiş.

Savmu-u salat u hacc ile sanma biter zahid işin
İnsan-ı kamil olmağa lazım olan irfan imiş.

Kanden gelir yolun senin ya kande varır menzilin
Nerden gelip gittiğini anlamayan hayvan imiş.

Mürşid gerektir bildire Hakk’a sana hakk-al-yakın
Mürşidi olmayanların bildikleri güman imiş

Anla hemen bir sözdürür yokuş değildir düzdürür.
Alem kamu bir yüzdürür görem anı hayran imiş.

İşit Niyazi’nin sözün bir nesne örtmez Hak yüzün.
Hak’dan ayan bir nesne yok gözsüzlere pünhan imiş.




05 Aralık 2011

Ben, Ego, Aşk


"Cehennemin baş meleği " Mâlik", cennetinkiyse " Rıdvân "dır. Rıdvân ismi, " Rıza " kelimesinden gelir."

Ben ben diyen insan bu dünyada cehennemini yaşıyor zaten,  Rabbinden gelene razı olan ise cennet halinde. Büyükler de şöyle demiş; bu dünyada cenneti bulamayan öbür tarafta hiç aramasın.

Yukarıdaki resim, çok hoşuma gitti, işi özetliyor aslında. Ego ve aşk arasında ters orantı var. Ego artınca aşk, güzellikler azalıyor, egomuzdan kurtulabildiğimiz ölçüde de aşka yaklaşıyoruz.

Etrafıma ve kendime bakıyorum, egomuzun esiriyiz; benim arabam-malım-mülküm vs. Böyle dedikçe zaten en ufak bir sıkıntıda hemen yıkılıyor ve cehennem halini yaşıyoruz. Oysa, benliğimizi azaltsak, iyi-kötü herşeyin O'ndan geldiğinin künhüne varsak cennet halini yaşayacağız.

Rabbim sonumuzu hayreylesin, vesselam.

21 Ağustos 2009

Ramazan ve Mevlana

Çok şükür yine bir Ramazan'dayız. Nefsimizin aşırılıkları ve şımarıklıkları biraz azalır inşallah.
İki haftadır memleketteyim, bu hafta sonu dönüyorum. Gezdik dolaştık, bir iki kitap okuduk, şimdi de oruç ayındayız. Oruç deyince Mevlana'nın sözleri çok farklı oluyor, daha önceki bir yazımızda bu sözlerden bahsetmiştik, şimdi de Divan-ı Kebir'inden birkaç söz alalım bu satırlara:

-Ramazan geldi; aşk ve iman padişahının sancağı erişti! Artık maddî yiyeceklerden elini çek! Çünkü, göklerden manevî rızık geldi ve can sofrası kuruldu!
-Can, bedenin hantallığından kurtuldu; tabiatımızın isteklerinin eli bağlandı! Aşk ve iman ordusu geldi, sapıklık ve imansızlık ordusunu kırdı geçirdi!
-Bir bakıma oruç, bizim kurtuluşumuzun kurbanı sayılır; bizim canımız, onun yüzünden dirilik elde edecektir! Mademki gönül evine misafir olarak can geldi, onun uğruna bedenimizi tamamıyla kurban edelim
-Sabır, hoş bir buluttur; ondan, hikmet, manevî lütuflar yağar! Bu sebeptendir ki, Kur'an-ı Kerim de bu sabır ayında nazil olmuştur!
-Bizi kötü işler, günahlar işlemeye teşvik eden kirli nefsimiz, arınmaya, temizlenmeye muhtaçtı! Ramazan gelince, günah zindanının kapısı kırıldı; can, nefsin esaretinden kurtuldu, miraca çıktı, sevgiliye kavuştu!
-Bu mübarek ayda gönül de boş durmadı; ümitsizlik perdesini yırttı, göklere uçtu! Can, zaten bu kirli dünyaya mensup değildi, meleklerdendi; onlara ulaştı!
-Ramazan günlerinde sarkıtılan merhamet ipine sanl da, şu beden kuyusundaki hapisten kendini kurtar! Yusuf aleyhisselam kuyunun ağzına geldi, seni çağırıyor; çabuk ol, vakit geçirme!
-İsa aleyhisselam isteklerden, beden eşeğinin arzularından kurtulunca, duası kabul edildi! Sen de nefsanî isteklerden temizlen, elini yıka! Çünkü, gökyüzünden manevî yemeklerle dolu sofra geldi!
-Haydi, elini ağzını yıka; ne yemek ye, ne iç, ne de söyle! Hakikate erdikleri, Hakk'ı bulduklan için susup duran ermişlere gelen mana sözlerini, mana lokmalarını ancak Şems-i Tebı-îzî'nin himmeti ile bulabilirsin!

28 Eylül 2007

Ramazan Geldi Gidiyor..

Ramazan tüm güzelliğiyle hayatımıza girdi yine, geldi de geçiyor zaten. Ankara'nın sıcakları, o aklımda yereden, kış aylarında tutulan oruçları,soğuk havada sıcak pideye sarılışımızı, günleri ve nihayet bayramları yağmurlu geçen Trabzon Ramazanlarını.. aratmıyor değil. Lakin her gelen gün, beraberinde yenilik ve güzellikleri de getiriyor. Yaz aylarında oruç tutmadığım için biraz değişik geliyor galiba...


Geçen gün İstanbulda idik. İki gün kaldık. Geçen seneki Ramazan yazısında da bahsetmişim (ve yine İstanbul'a gitmişim): orda oruçlu olduğumu anlayamıyorum nedense. Bu sene de öyle oldu, biz bir avuç oruç tutan azınlık gibiydik. Son günlerin moda deyimiyle bu sefer "mahalle baskısı" bizim üzerimizdeydi sanki :) şaka tabii, kimsenin kimseye birşey dediği veya ima ettiği yok fakat şahsen Trabzon gibi küçük bir yerde doğup büyüyen ve o yerin kültürüne aşina biri olarak bu büyükşehirlerde Ramazan'ın o ruhlara rahatlık ve güzellik veren esintisini hissedemiyor ve üzülüyorum...Her neyse..


İstanbul'da iftar için Anadolu Kavağı'na gittik arkadaşlarla. Ortalıkta kimsecikler yok. Arkadaşın biri bana uzaktan ismimle hitap etti ve benim kısa süren şöhretim başladı: restoranlara müşteri çekmek isteyenler beni ismimle kendi mekanlarına çağırıyorlardı :)) Önce anlamadım, nerden adımı biliyorlar falan derken olayın iç yüzünü anladık. Şöhret güzel şey değilmiş nitekim:))


Ordaki sakin ve huzurlu yemeğimiz bize iyi geldi.
İstanbul'a her gidişimde Eyüp Sultan'a uğramak istiyorum, fakat bu sefer de bu isteğimi gerçekleştiremedim. Nasip değil herhalde. Bu Ankara'da İstanbul'daki o birçok türbeden maalesef yok ama bizim de Hacı Bayramımız var, başka da bilmiyorum açıkçası. Arkadaşlarla türbe ziyaretiyle ilgili tartışmalarımız oluyor, bazıları karşı çıkıyor. Elbette ordaki şahıstan yardım dileyecek-çaput bağlayacak halimiz yok fakat kendimce o tür yerlere gittiğimde oranın müthiş manevi havasından etkilenmiyor değilim. Ve bu yüzden elimden geldiğince o Allahın nazlılarını ziyaret etmek istiyorum.
Son olarak, bu aralar elime M.Nuri Gençosman'ın çevirisiyle Muhyiddin-i Arabi'nin " Füsus-ul Hikem(Hikmetlerin Özü)" isimli kitabını aldım. Belki daha önce bahsetmişimdir, yaklaşık 5-10 yıl önce de elime almıştım fakat konunun ve çevirinin ağır olması nedeniyle bırakmıştım. Bu sefer bırakmaya niyetim yok. Zaten geçen yıl Ahmet Y. Özemre'nin müthiş çevirisiyle Toshihiko İzutsu'nun "İbni Arabi'nin Füsus'undaki Anahtar Kavramlar" isimli kitabını okumuştum. Bu arada İbni Arabi'nin 76 yıllık ömründe beşyüze varan eser yazdığını ve tasavvufla ilgilenenlerin mutlaka başvurması gereken bir kaynak olduğunu belirtmeliyim, vesselam..

30 Ağustos 2007

Aşka Yolculuk

Yarın Trabzon'a gidiyorum, kaç zamandır bekardım buralarda. Ailemi alıp geri geleceğim inşallah. Ankara'da su sorunu şu aralar yok, sular akıyor, tabii barajlar için aynı durum sözkonusu değil. Onun dışında Ankara, 864 rakımlı tepe için hareketli günler yaşadı, memleket için iyi olur inşallah.

Mevlana'nın Fihi Mafih'i elimde, onu okuyorum. Daha önce Cemalnur Sargut Hanımefendi'nin "Kenan Rifai ile Aşka Yolculuk" isimli kitabı okumuştum, tasavvufla ilgilenenlere hararetle tavsiye ederim.

Kitaptan aklıma ilk gelen; Kenan Rifai Hz.'lerine "tasavvuf nedir" diye sormuşlar. "İncitmemek ve incinmemektir" demiş. Tasavvufun çok farklı tanımları var. İncitmemek bir nebze kolay gibi geliyor: dilini tutarsın, insanları üzmezsin vs. Fakat incinmemek nasıl olacak? Bunu da şöyle açıklıyor: Herşey Allah'tan geliyor, sebebe değil Müsebbibe bakarsan kime niye incineceksin ki? Allah'a mı, haşa....Kitapta bu ve benzeri birçok incelik var, Allah nasip eder inşallah...


30 Mayıs 2007

Son Durum Budur

Yorgunum. Günlerdir şehir dışında seyahatta idim, bir doğuda bir batıda. Kendimi denizin uçsuz bucaksızlığına bırakıp ruhumu dinlendirmek istiyorum. Ruh denizde mi dinlenirmiş, tabii ki hayır, aklıma öyle geldi birden. Tatil zamanı yaklaşıyor herhalde!! İnsan tatildeyken de bir süre sonra sıkılıyor, evini-işini özlüyor, ne doyumsuz bir nefs bu bizdeki, ne versen doyamıyor. Zaten bu dünyada doyma yok ki, burası acıkma öbür taraf doyma yeri.
İnsanın sevdiklerinden ayrılacağı fikri ne kadar da acı geliyor, tabii Gerçek Sevgili'i bulamayınca böyle oluyor, fanilikler içinde debeleniyorsun.
Memlekete bahar geldi, yeni bir diriliş sahnesi gözlerimizin önünde. Oysa her gece uykuya yenilip ölü gibi yatağa-tabuta giriyor, sonra sabah uyanıyoruz, ibret almak isteyene ibret çok ama alacak olan nerde!!
Kabukta kalmış, içe inememişiz, bizimkisi bal kavanozunu yalayıp -hımm ne güzel bal- diyenler gibi. Ruh her zaman iyiyi-güzeli istiyor ama nefs bırakmıyor ki, derya içre olup deryadan habersizler gibi.
Allah iyilik-güzellikler versin.

Görelim Mevla neyler
Neylerse güzel eyler...

12 Mayıs 2007

Efendimiz(sav)den Anlık Çizgiler

Bugüne kadar bu blogda hiç alıntı yapmadım ama şimdi sözü rahmetli hocamız Haluk Nurbaki'nin Peygamberimizle ilgili bir yazısına bırakıyorum. Bu buhranlı çağımızın sancılar içindeki insanları olarak O(sav)'nu daha iyi tanımaya şiddetle ihtiyacımız var:





Efendimizden Anlik Çizgiler
Fahr-i Kâinat Efendimizin hayat hikâyesi içinde, davranış biçimi, ne yazık ki mutluluk çağı tarihlerinde hep göz ardı edilmektedir. Gerçi bazı hadis ve tarih bilimcileri parça parça çizgiler vermişlerse de, bunlar Efendimizin davranış biçimini bütün olarak hemen hemen hiç yansıtmamaktadır.Hâlbuki, çağımızın insanı, Efendimizin konuşma, yürüme gibi günlük hayatından ana çizgileri çok merak etmektedir. Bunlardan birkaç ana noktayı özetlemek istiyorum:Fahr-i Kâinat Efendimiz, daha önce de değindiğim gibi, çok şık giyinen, bütün davranışından estetik ve zerafete çok önem veren bir yapıya sahipti. Hareketlerinin tümünde estetik ve zerafet ön plânda idi. Elini kaldırırken, konuşurken, ata binerken zarif hareketlerine hayran olmamak mümkün değildi. Tane tane konuşur, çok net bir diksiyona sahipti. Sesi güçlü idi, fakat hiç bağırmazdı. Her sözünde mutlak bir etkinlik göze çarpardı. En basit bir şeyi tanımlarken bile, konunun hiç eksiğini bırakmaz, herkesi hayran bırakırdı.Bütün insanlara, dinlerken de konuşurken de, aşırı bir saygı gösterirdi. Hiç kimseye bakarken gözünün ucu ile; yani yan bakmaz, birisiyle konuşurken, mutlaka o tarafa döner, konuşurdu. Fevkalâde esprili idi. Anlatacağı basit konuları bile esprinin zarif zarfı içinde takdim ederdi.İnsanların dünya ilgilerinden ve zaaflarından doğan davranışlarına büyük bir müsamaha gösterirdi. Nitekim, düğünlerdeki, spor eğlencelerindeki sınırlı taşkınlıkları izleyerek, bir bakıma onların devamına müsaade ederdi.Muhterem annelerimizin, hanımlara has eğlencelerine daima müsamaha gösterirdi. Ayrıca özellikle, hanımların titiz, temiz giyinmesini; bugünkü tabirle bakımlı olmalarını müteaddit defa belirtmişlerdir. 0 devrin süs unsuru olan sürme ve kına gibi uygulamaları ısrarla tavsiye etmişlerdir. Yine İslâm hanımlarının, eşleri ve diğer hanımlar yanında saçlarının daima bakımlı ve taranmış olmasını birçok defa emretmiştir.Efendimizin hayatında sunmak istediğimiz bu anlık çizgilerden çıkaracağımız en önemli sonuç: Efendimizin davranışlarının, o çağdaki arap karakter çizgisinden tamamen farklı bir görünümde olmasıdır. Meselâ, Efendimiz gerek kendi çocuklarıyla, gerekse sevgili torunlarıyla pek sıcak bir ilgi içinde idi. Onlarla şakalaşır, küçüklerle oynaşırdı. Hatta Efendimizin sevgili torunlarının, bizzat Fahr-i Kâinat Efendimiz namazda iken bile bu oyunlara devam ettiklerini biliyoruz. Bu önemli davranış, Efendimizin, çocuk terbiyesinde en önemli unsuru sevgi temeline dayandırması emridir. Gençleri muhatap alıp, daima onlarla konuşması, onları özel olarak eğitmesi, onlara ciddi sorumluluklar vermesi 14 asır önce kavranması imkânsız davranışlardır. Bu hikmetler, ancak çağımızda sezilebilen akıl almaz yüceliklerdir.Efendimizin yaşantısındaki çizgilerden en önemlilerinden biri de, sağlık ve spora verdiği önemdir. Yalnız yemek yemenin sakıncalarından tutunuz da, titiz bir diş sağlığına kadar her konuda büyük ölçüde beden sağlığının temel ilkelerini bizlere öğretmiştir. Ashabına rastladığı zaman, her defasında «çocuklarına yüzme, ata binme, ok atma gibi sporları» yaptırıp yaptırmadığını sorardı. Daha önemlisi bizzat kendisi hem atla, hem yaya koşu yarışları yapardı. Bunu Hz. Âişe annemizle ve Ebû Bekir Sıddîk Efendimizle sık sık tekrar ederdi. Ufak tefek rahatsızlıklarında, özellikle perhize, ottan yapılmış ilâçlara rağbet ederek sağlığını hiç aksatmazdı.Şüphesiz ki, Fahr-i Kâinat Efendimizin hayat çizgilerinde en önemli mesele: gelecekteki insanlara en doğru ve güzeli öğretme hikmeti idi. Bu yüzden Efendimiz, hayatındaki akıl almaz çileler ve mücadelelerin yanında; ufuk insan olma hikmetini eksiksiz yaşattı, öğretti durdu. Efendimizin ekmeliyetindeki; yani mükemmelliğindeki zirvesindeki asıl büyük hikmeti: hayatı, her türlü şartlar altında en güzel biçimde yaşamayı öğretmesidir. Savaşta merhameti, en çileli günlerde ibadetin hamd sırrını; akıl almaz uçların tezat hikmetleri içinde hem uyguladı, hem bizlere öğretti. Efendimizin hayatındaki bu sonsuz hikmetleri temelinden kavramadan sünneti sadece kıyafetle yaşamaya çalışmak pek hazindir.Elbette bir Müslüman, Efendimizi taklit etmek, onun ahlâkını kazanma çabası içinde olacaktır. Ancak bunun prensibi, Efendimizi yukarıda çok özet çizgiler hâlinde anlatmaya çalıştığımız mükemmel insan noktasından hareket ederek bulunabilir.Bir Müslümanın Efendimize benzeme tutkusu, temizlik, zerafet, sevgi dolu davranışların tümünden geçmedikçe sünneti yerine getirme gerçeğine kavuşamaz. İnanınız ki, yeryüzünde güzel olan ne varsa, zarif ve mükemmel olan hangi davranış varsa, mutlaka Efendimizden yansımış bir ışıktır. Velev ki onun sahibi farkında olsun, olmasın; mutlaka her güzel şey Efendimizin sırrından yansımıştır. Ve mutlaka güzel olan şey: Efendimizin, mutluluk çağında onu öyle yaşadığı için güzel olmuştur. Biz kendi kendimize hangi iddiada olursak olalım, bakımlı tertemiz dişler, insanların farkında olmadan bir sünneti yerine getirme tutkusudur.Batı, son yıllarda bu müthiş hikmeti sezdi. Bu yüzden Fahr-i Kâinat Efendimize hayranlığı büsbütün arttı.

30 Eylül 2006

Ramazan,Mevlana



Ramazan geldi, hoş sefalar getirdi. Ruhumuzdaki yılgınlığa bir nebze çare olur inşallah. İki haftadır İstanbul-Ankara arasında mekik dokuyorum. Pazartesi günü arabayla gittik tekrar. Hendek civarında yoğun yağmurdan dolayı küçük bir frende arabamız kaydı, bariyerlere çarptık, Allahtan arkadan araba gelmiyordu yoksa bu satırları yazamayacaktım. Mevlam korudu bizi, verilmiş sadakamız varmış.
Perşembe günleri TRT 2'de "Düşünce İklimi" isimli bir proram yayınlanıyor. Fırsat buldukça izliyorum, tavsiye ederim. Bu haftaki programda Ramazan konuşuldu. İmsak'ın "tutmak" iftarın "açmak" anlamına geldiğini öğrendim. Ramazan'ın toplumsal belleğimizde nasıl bir yer edindiğine değinildi.
İstanbul'da Taksim'deki bir otelde kaldık, iftar için bir lokantaya gidip beklemeye başladık. İftar saatinde dışarı baktım, herkes dışarda. Oysa Trabzon gibi küçük yerlerde iftar saatinde hiç kimseyi dışarda göremezsiniz, oruç tutan da tutmayan da iftardan sonra dışarı çıkar. Bu bana garip geldi, tabii orası büyük şehir milyonlarca insan var.
Ramazan gelince hemen herkes eski Ramazanları hatırlar, belkide çocukluğumuzda yaşadıklarımız aklımıza gelir, o günlerin ruhumuzda bıraktığı derin ve tatlı izleri hatırlarız. Niye geleceğe değil de hep geçmişe bakarız bu anlamda? Geçmişte yaşadığımız güzel anların gelecekte yaşanacak güzelliklere teminat veremeyeceği için mi, yoksa insanın elinde-belleğinde olana daha yakın oluşundan mı?
Son olarak Hz. Mevlana'nın Ramazanla ilgili birkaç sözüne yer vereyim:

--"Oruç ayına girdiğin zaman, o aya kavuştuğun için Hakk'a şükrederek, sevinerek, neşeli olarak gir! Çünkü Ramazanın gelişinden üzülenlere, gamlılara oruç haramdır. Onlar, oruca layık değillerdir."
--"Sen vahdet denizinden ayrı düşmüş bir damla gibisin. Sen aslına nasıl ulaşacaksın? îste oruç, sel gibi, yağmur gibi seni alır, denize ulaştırır."
--"Oruç, Allah'ın has kullarına Hz. Süleyman'ın saltanatını bağışlayan bir yüzüktür, yahut da taçtır. Onu ancak seçkin kullarının başlarına giydirir."
--"Oruç, can gözünün açılması için bedenleri kör eder. Senin gönül gözün kör de, o yüzden kıldığın namazlar, yaptığın ibadetler sana o aydınlığı vermiyor, hakîkati göstermiyor."
--"Sen, göklere çıkmak, Mi'rac etmek sevdasındaysan, şunu bil ki, oruç, senin önüne getirilmiş bir Arap atıdır."

10 Nisan 2006

Kutlu Doğum


Bu hafta "Kutlu Doğum Haftası". Peygamber Efendimiz(SAV)'in dünyayı teşriflerinin 1438. yıldönümü. Dün akşam da Mevlid Kandiliydi. Danimarka'da yayınlanan rezil karikatürlerden sonra sanki bu yıl insanlar O'nu daha iyi anlamak çabasındaydı. Zaten O'nu anlasak, yaşamımızda O'na yer versek, birçok problemimizin çözüleceği aşikar. Dün akşam daha önce iki kez okuduğum Martin Lings'in "Hz. Muhammed(S)'in Hayatı" isimli kitabını tekrar okumaya başladım.(Bkz. kitapyurdu) Kitap bir roman tadında yazılmış ve sanki siz de orada O'nunla berabermişsiniz gibi bir izlenim ediniyorsunuz. O açıdan tavsiye edilebilecek bir kitap.
Dün, kızımın gecikmiş doğumgününü kutladık, güzeldi. Eski fotoğraflara-video kayıtlarına bakınca insanın yüzüne bir tebessüm konuk oluyor. Tabii o büyüyünce ben de yaşlanıyorum :(
Kişisel tarihime not düşmek adına; 6 yıl önce işime bugün başlamıştım. O ilk heyecanı unutmak mümkün değil.
İK'dan gelecek haberi bekliyorum bu aralar, Ankara-İstanbul. Acaba hangisi?

07 Ağustos 2005

"Sonum Yokluk ise Bu Varlık Niye?"

İçimdeki iniş ve çıkışları hayretle izlemekteyim. Dün canım sıkılmıştı, artık kitap okumak istemedim, zaten nerdeyse bir haftadır sadece gazetelerle idare ediyorum. İnsan içindeki doyumsuzluğu nasıl sükuna erdirir, hala bulamadım. Zaten kendini hayatın boş işlerinden kurtarıp ben kimim, neyim, burda ne arıyorum, bu insanlar ne yapıyor, neden ölüp toprağa karışılıyor, yok mu olacağız, sonum yokluk ise bu varlık niye, neden herşey fani, sevinç de hüzün de neden kısa sürüyor.... gibi sorular soran insanlar bu işe kafa yoruyorlar. Ey hayat, sen nesin, nasıl birşeysin, seni çözmek istiyorum. Yoksa isteklerden kendini arındırmak mı lazım, ne bileyim kardeşim. Bir an yüce duygular seni göklere çıkarıyor, bir süre sonra süfli düşüncelerle utanıyorsun, bir de kendine bakıyorsun, ben napıyorum bu dünyada?
Çare inzivaya çekilmek değil kesinlikle. Yunus Emre, Tapduk Emre'den eşini, çoluğunu çocuğunu bırakıp inzivaya çekilmek için izin istemiş fakat cevap: bu kolay olandır, önemli olan insanların arasında olup onlardan gelen cefaya katlanarak bu yolda yürümek olmuş. Bence de doğrusu bu, ruhbanlık değil. İnsanlara bakıyorum, bu dünyanın gölgeliklerine takılıyor, çok küçük ve önemsiz şeylere önem veriyor ve bundan mutlu oluyorlar. Ben farklı mıyım sanki? Ayağımdaki prangalardan kurtulmak istiyorum ama bu tür şeyler peşimi bırakmıyor. Oysa Goethe'nin dediği gibi "Ey sükun! Gel artık yerleş içime". Bunu düşünüyorum devamlı. Bir iki yazı önce NFK'nın şiirini yazmıştım buralara. Bu şiir benim de düşüncelerime tercüman oluyor: " Boşuna gezmişim yok tabiatta / İçimdeki kadar iniş ve çıkış".
Nasıl oluyor da insan en sevdiği canını kaybedip kara toprağa verdiğinde zamanla bunu unutuyor ve dünyaya dalıyor. Ey Büyük Allah'ım! Sen nelere kadirsin, bize neler vermişsin. Eğer bu unutma denen hadise olmasaydı biz ne yapardık? Bununla beraber yine de insan geçmiş ve geleceği düşünerek üzülen veya sevinen tek varlık. Zeynebimin geçen seneki ameliyatını her düşündüğümde gözlerim dolar, içimden birşeyler kopar ve sanki kor bir ateş vücudumda dolaşır, şimdi olduğu gibi. Bir haftadır kol ve ayakları kesilen bebeğin fotoğrafları kaplıyor gazete sayfalarını. Yavrum, hiçbirşeyden habersiz oyuncaklarına sarılıyor ve etrafa gülücükler dağıtıyor. Anne ve babasının yaşadıklarını derinden hissedebiliyorum. Hele kızıma ameliyat elbisesini giydirdikleri anı hiç unutamıyorum.
Bunları yazarken gözlerim doldu. Zaten izin sonrası 3 hafta geçti ve yine duygu denizlerim kabarmaya başladı. Bazıları kafayı uyuşturuyor ama bu çare ve çözüm değil. Bu dünyanın bir gölgelik olduğunu ve ufak tefek şeylerle dolu olduğunu ve buna üzülmenin aslında boş olduğunu görebiliyorum. Ama gel gör ki, insanız biz ve ayağımıza takılan ipleri bir türlü çözemiyoruz.
Vesselam...